KORONAVİRÜSÜN MÜCBİR SEBEP NİTELİĞİ VE FARKLI TÜRDE SÖZLEŞMELERİN İFASI ÜZERİNE ETKİSİ - Sistem Global
Sistem Global Kambi̇yo İşlemleri̇nde Uygulanan Bsmv Orani Artirilarak, Fi̇zi̇ki̇ Olmayan Altin Tesli̇mleri̇ De Kambi̇yo İşlemi̇ Olarak Değerlendi̇ri̇ldi̇
KAMBİYO İŞLEMLERİNDE UYGULANAN BSMV ORANI ARTIRILARAK, FİZİKİ OLMAYAN ALTIN TESLİMLERİ DE KAMBİYO İŞLEMİ OLARAK DEĞERLENDİRİLDİ
27 Mayıs 2020
Sistem Global Teknokent Fi̇rmalarinin Ve Ar-Ge / Tasarim Merkezleri̇ni̇n Uzaktan Çalişabi̇lmeleri̇ İçi̇n Yeni̇ Ve Önemli̇ Karar
TEKNOKENT FİRMALARININ VE AR-GE / TASARIM MERKEZLERİNİN UZAKTAN ÇALIŞABİLMELERİ İÇİN YENİ VE ÖNEMLİ KARAR
27 Mayıs 2020

KORONAVİRÜSÜN MÜCBİR SEBEP NİTELİĞİ VE FARKLI TÜRDE SÖZLEŞMELERİN İFASI ÜZERİNE ETKİSİ

Sistem Global Koronavi̇rüsün Mücbi̇r Sebep Ni̇teli̇ği̇ Ve Farkli Türde Sözleşmeleri̇n İfasi Üzeri̇ne Etki̇si̇

Mücbir sebep kavramı, Türk Borçlar Kanunu’nda (“TBK”) veya diğer kanunlarda doğrudan tanımlanmamıştır. Türk hukuku öğretisinde ise, genel olarak kaçınılması veya bertaraf edilmesi objektif bakımdan imkânsız olan ve sözleşmenin ifasını imkânsız kılan dışsal olaylar mücbir sebep olarak ifade edilmektedir. Öğretideki hâkim görüşe göre, mücbir sebep kavramı, mutlak değil, nispî bir kavram olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple, belirli nitelikteki olayların önceden daima mücbir sebep, buna karşılık diğer nitelikteki olayların beklenmeyen hal sayılması mümkün değildir. Aynı olay, mevcut şartlara, hukukî ilişkiye, sorumlu kişinin faaliyet ve işletme çeşidine göre farklı şekilde nitelendirilebilir. Mücbir sebep olarak adlandırılan olayın tek bir olay olması şart değildir. Birden çok olay veya olaylar grubu da mücbir sebep olabilir. Bu suretle meydana gelen bir olay, meydana geldiği yerin, içinde bulunulan şartların ve olayın meydana geldiği zaman diliminin özelliklerine göre mücbir sebep olarak kabul edilebilecek veya içinde yaşanılan şartlar gereğince mücbir sebep teşkil etmeyecektir.

Hukuk Genel Kurulu’nun farklı kararları ile mücbir sebep “Mücbir sebep, sorumlu veya borçlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen, genel bir davranış normunun veya borcun ihlâline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır’’ şeklinde tanımlanmıştır.

Doktrinde ve Yargıtay içtihatlarında belirtilen tanımlamalar doğrultusunda, bir olayın mücbir sebep olarak nitelendirilebilmesi için o olayın öngörülemez, karşı konulamaz olması ve harici bir etkenden ileri gelmiş olması gerektiği kabul edilebilir. Bu haliyle mücbir sebep ile umulmayan, beklenmeyen hal farklıdır. Yukarıdaki unsurları içermeyen bir olay beklenmeyen bir hal niteliğini taşısa dahi mücbir sebep olarak kabul edilemeyecektir.

11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından ‘’Pandemi’’ olarak ilan edilen Koronavirüsün (COVİD-19) dünya genelinde hızla yayılıyor olması, ülkemiz genelinde de yayılmasının önlenmesi amacıyla özellikle ticari hayatı etkileyen tedbirlerin alınmış olması, alınan tedbirler doğrultusunda sözleşmelerinin ifasını, sözleşmenin türüne göre kısmen veya tamamen imkansız hale getirebilmekte veya aşırı ifa güçlüğü yaratabilmektedir.

Ancak, Koronavirüs sebebiyle ülke genelinde uygulanmakta olan tedbirlerin tüm sözleşmeler bakımından bir ifa edilemezliğe sebep olacağı söylenemeyeceğinden, sözleşmelerin türüne ve tarafların yerine getirmekle yükümlü olduğu edimlere göre değerlendirme yapmak gerekecektir. Burada edim ile kastedilen tarafların aralarındaki borç ilişkisinden dolayı, alacaklının isteme, borçlunun ise yerine getirme yükümlülüğüdür. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun ilgili maddelerinin, Koronavirüsün mücbir sebep niteliği doğrultusunda farklı sözleşme türlerine etkisi işbu incelemenin konusunu oluşturmaktadır.

1 – TÜRK BORÇLAR KANUNU’NUN İLGİLİ MADDELERİ;    

  • TBK. Md.136;

TBK’da mücbir sebebe ilişkin düzenlemeler incelendiğinde, ilgili madde olarak mücbir sebep teşkil eden olayın ifayı imkânsız kılması sebebi ile TBK’nın İfa İmkansızlığı başlıklı 136’ncı maddesinde, “Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer.” hükmüne yer verildiği görülmektedir. Mücbir sebep kabul edilen halin meydana gelmesi ifayı imkansızlaştırmakta olduğundan, mücbir sebep kavramı TBK madde 136 çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Anılan madde ile belirtildiği üzere, mücbir sebep nedeniyle borcun ifası sürekli olarak imkânsız hâle gelmesi halinde, borçlunun aynen ifa yükümlülüğü mücbir sebebin ortaya çıktığı andan itibaren kanun gereği kendiliğinden sona erer. Mücbir sebebin gerçekleşmesiyle borçlu, aslî edim yükümlülüğü olan edimi ifa yükümlülüğünden kendiliğinden kurtulacak, mücbir sebep sonucu borçlunun sorumlu olmadığı sonraki ifa imkânsızlığı ortaya çıktığı için aynen ifa yükümlülüğü sona eren borçlunun tazminat ödeme borcu da söz konusu olmayacaktır. 

Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde md. 136 uyarınca imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olduğundan, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybedecektir.

  • TBK. Md. 137;

TBK m.137 ile düzenlenen Kısmi İfa İmkansızlığı uyarınca, “borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkânsızlaşırsa borçlu, borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulur. Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, borcun tamamı sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, bir tarafın borcu kısmen imkânsızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilir. Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulanır.’’

Anılan hüküm doğrultusunda, geçici olarak ortaya çıkan bir mücbir sebep nedeniyle borcunu ifa edemeyen borçlu, kural olarak temerrüde düşer. Diğer bir anlatımla borcu kapsamındaki ifa yükümlülüğünü usulüne göre yerine getirmemiş sayılır. Ancak borçlu mücbir sebepten sorumlu tutulamayacağı için kusursuz temerrüde düşmüş sayılacaktır. Bu kapsamda ifa yükümünün geçici nitelikteki engel var olduğu süre boyunca ertelendiği kabul edilmektedir. İmkânsızlık hükümlerinin kıyasen uygulanmasından çıkan bu sonuç haricinde geçici olarak imkânsız hale gelen borç, ifasında gecikilmiş diğer tüm borçlar gibi ele alınacak ve temerrüt hükümlerine (TBK 117 vd.) tabi olacaktır. Geçici imkânsızlığa neden olan engel ortadan kalktıktan sonra, alacaklı, borcun zamanında ifa edilmemesinden doğan diğer haklarının yanı sıra, borcun sözleşmede kararlaştırıldığı şekliyle aynen ifasını talep etmek imkânına da sahip olacaktır.

Ancak, geçici imkânsızlıkta borçlunun temerrüde düşmekte kusuru olmadığı için alacaklı aynen ifadan vazgeçip sözleşmenin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesinden doğan zararını (müspet zarar)  tazminini talep edemeyecektir. Sözleşmeden dönme, yani tarafların aralarında mevcut borç ilişkisinin geçmişe etkili olarak ortadan kaldırılması için ise borçlunun kusuru aranmadığından alacaklı aynen ifadan vazgeçip sözleşmeden dönebilecektir.

  • TBK. Md. 138;

TBK Md. 138 ile düzenlenen Aşırı İfa Güçlüğü uyarınca ise, sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilecek, bu yönde bir uyarlamanın mümkün olmadığı hallerde ise sözleşmeden dönme hakkına sahip olacaktır.

Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine sözleşmeyi feshetme, sona erdirme hakkını kullanabilecektir.

2 – KORONAVİRÜSÜN MÜCBİR SEBEP NİTELİĞİNİN FARKLI SÖZLEŞME TÜRLERİNE GÖRE ETKİSİ

  • Eser (İstisna) Sözleşmeleri Bakımından;

Eser sözleşmesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 470’inci maddesinde tanımlanmıştır. Buna göre “Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.” Bu bağlamda eser (istisna) sözleşmesi tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olup, yüklenici bir eser meydana getirmeyi, iş sahibi de bunun karşılığında ücret ödemeyi borçlanmaktadır. Yüklenicinin edimi, eseri meydana getirmek ve iş sahibine teslim etmekten, iş sahibinin buna karşılık edimi ise, teslim edilen eserin bedelini ödemekten oluşmaktadır. Mevzuatta yer alan tanıma göre, eser sözleşmesinin üç unsurdan meydana geldiği söylenebilecektir; eser meydana getirilmesi ve teslim edilmesi, kararlaştırılan bedelin ödemesi ve tarafların karşılıklı anlaşması.

Tarafların edimlerini ifa etmemesi farklı şekillerde karşımıza çıkabilir. Sözleşmede aksine bir düzenlemeye yer verilmediği takdirde, tarafların, kendilerinin veya davranışlarından sorumlu olduğu kimselerin fiillerinin eserin tesliminde sebep olduğu gecikmelerden sorumlu olacakları tartışmasızdır. Ancak taraflardan herhangi birinin veya davranışlarından sorumlu olduğu kişilerin fiillerinin yol açmadığı, iki tarafın da ortaya çıkmasında sorumluluğu bulunmadığı beklenmeyen bir halin eserin teslimindeki gecikmeye yol açması veya eserin teslimini imkansız kılması halinde, sözleşmenin ifası bakımından tarafların yükümlülüğünün neler olacağı değerlendirilmelidir. Burada, eser sözleşmeleri bakımından, mücbir sebebin iş sahibinin mi yoksa yüklenicinin risk alanında olacağı önem arz etmektedir.

TBK m. 473/I hükmü, “Yüklenicinin işe zamanında başlamaması veya sözleşme hükümlerine aykırı olarak işi geciktirmesi ya da iş sahibine yüklenemeyecek bir sebeple ortaya çıkan gecikme yüzünden bütün tahminlere göre yüklenicinin işi kararlaştırılan zamanda bitiremeyeceği açıkça anlaşılırsa, iş sahibi teslim için belirlenen günü beklemek zorunda olmaksızın sözleşmeden dönebilir.’’

düzenlemesine yer vermektedir.Söz konusu hüküm uyarınca,iş sahibinin sözleşmeden dönme hakkını kullanabilmesi açısından iş sahibinin risk alanının belirlenmesi önem arz etmektedir.

Türk Borçlar Kanunu’nda, beklenmedik olayın iş sahibinin risk alanına girip girmediğine göre özel bir düzenlemeye gidilmiştir. TBK md. 485/I uyarınca, “Eserin tamamlanması, iş sahibi ile ilgili beklenmedik olay dolayısıyla imkânsızlaşırsa yüklenici, yaptığı işin değerini ve bu değere girmeyen giderlerini isteyebilir.” Buna göre, eser sözleşmesinin kurulmasının ardından yüklenicinin eseri tamamlamasının imkânsızlaşması ve söz konusu imkânsızlık halinin iş sahibinin risk alanında gerçekleşen beklenmeyen bir olaydan kaynaklanması halinde yüklenici, sözleşmede kararlaştırılan bedelin meydana getirdiği bölüm ile orantılı kısmını ve sözleşmede kararlaştırılan bedele dâhil olmayan masraflar yapmışsa bunları alacaklıdan talep edebilir. Ancak TBK m. 485 yalnızca eserin meydana getirilmesinin mümkün olmadığı, ifa imkânsızlığının meydana geldiği durumlar için öngörülmüştür.

Buna karşılık, esasen geçici nitelikte olan imkânsızlığın sürekli sayılmasını gerektiren bir durum varsa, o halde sürekli imkânsızlık hükümleri uygulanmalıdır. Örneğin, bir inşaat (eser) sözleşmesinin kurulmasından sonra iş sahibinden kaynaklanan bir sebeple inşaat yapımını durduran bir idari karar verilmişse, prensip olarak geçici imkânsızlık ortaya çıkar. Ancak, yasak kararı var olduğu sürece iş makinesi, işçi ücreti vb. ödeyecek olan yüklenici, bu imkânsızlığın sürekli sayılması gerektiğini ve ifa yükümünün sona erdiğini ileri sürüp, şartları varsa uğradığı zararın tazminini veya yaptığı masrafların karşılanmasını isteyebilir. (TBK 112, 485).

Diğer yandan, her iki taraftan bağımsız risk alanında ortaya çıkan bazı durumlar sebebiyle de sözleşme konusu işin ifa edilememesi de söz konusu olabilir. Sözleşme ile kararlaştırılan edimin, savaş, genel grev, salgın hastalık, piyasadaki ekonomik kriz gibi her iki tarafın da şahsı ve faaliyet alanı dışında kalan bağımsız bölge olarak ifade edilebilecek alanda gerçekleşen beklenmeyen haller de eserin teslim edilmesinde gecikme olması halinde ise, eserin teslim süresinin kendiliğinden uzayıp uzamayacağı tartışmalıdır. Bir görüşe göre, eserin tamamlanması ve teslimindeki gecikme yüklenicinin isteği ve iradesi dışında meydana gelen sebeplerden, yani beklenmeyen hallerden kaynaklanmışsa, borca aykırı bir davranış yoktur. Bu sebeple, eserin teslim süresi kendiliğinden uzayacaktır. Yargıtay da, eserin tesliminin yüklenicinin kusuru ve iradesi dışında geciktiği durumlarda, yüklenicinin “bu gecikmeden sorumlu tutulamayacağına” hükmetmektedir.

“Kusursuz sorumlulukta olduğu gibi kusur sorumluluğunda da illiyet bağı; mücbir sebep, zarar görenin ve üçüncü kişinin ağır kusuru nedenleriyle kesilebilir. Uygun illiyet bağının kesildiğinin ispatı halinde, yüklenicinin sorumluluğuna gidilmesi mümkün değildir.’’ (HGK, 20/03/2013 tarih, 2012/21-1121 Esas, 2013/386 Karar)

Ortaya çıkan mücbir sebebin taraflardan birinin risk alanında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, eğer her iki tarafında risk alanında bağımsız bir şekilde ortaya çıkması halinde ise, TBK md. 136’nın uygulanabileceği ve tarafların borçtan kurtulabileceği söylenebilecektir.

Buna göre, örnek olarak, eser sözleşmesinde, eserin imali için gerekli malzemelerin ithalinin yasaklanmış olması veya eseri yaratacak kişinin sokağa çıkma yasağı sebebiyle edimini ifa edememesi halinde, yüklenici mücbir sebebe dayanarak sözleşmeden dönebilecek,  md. 136 uyarınca imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olduğundan, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybedecektir.

  • Satış Sözleşmeleri Bakımından;

Satış sözleşmesi TBK md. ile “Satış sözleşmesi, satıcının, satılanın zilyetlik ve mülkiyetini alıcıya devretme, alıcının ise buna karşılık bir bedel ödeme borcunu üstlendiği sözleşme’’ olarak tanımlanmıştır. Yine aynı madde ile sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça veya aksine bir âdet bulunmadıkça, satıcı ve alıcı borçlarını aynı anda ifa etmekle yükümlü oldukları düzenlenmiştir.

Satış sözleşmesinin kurulması için tarafların objektif ve sübjektif esaslı noktalar üzerinde anlaşmış olması gerekir. Objektif esaslı noktalar, satılan (satış konusu), bedel ödeme (semen) ve bunların birbiriyle değiştirilmesi taahhüdüdür.

Türk Hukukunda satış sözleşmeleri bakımından adî sözleşme ve ticarî sözleşme ayrımı yapılmaktadır. Ancak inceleme konumuz olan “mücbir sebep’’ açısından sözleşmenin adî ya da ticarî nitelikte olması bir fark yaratmamaktadır. Mücbir sebebin sonuçları, Türk Borçlar Kanunu içerisinde düzenlenmiş olup hem adî sözleşmelerde hem de ticarî sözleşmelerde uygulama alanı bulmaktadır.

Satış sözleşmeleri bakımından, mücbir sebep dolayısıyla edimlerin ifa edilememesinin değerlendirilebilmesi için öncelikle sözleşme konusuna bakılmalıdır. Zira ifa imkânsızlığı çoğunlukla parça borçlarında karşımıza çıkmaktadır. Cins borçlarında borçlu, aynı cinsten başka bir şeyle ifa borcunu yerine getirebilir. Cins borçlarında cins yok olmayacağı için imkânsızlık da söz konusu olmaz ve edim hasarına borçlu katlanır. Borcun ifası daima mümkündür, ancak eğer borcun konusunu oluşturan mal dünya üzerinde sınırlı sayıda ise, örneğin tek bir ülke özelinde veya az miktarda üretilen bir metal ise, o zaman farklı bir değerlendirmeye gitmek gerekecek, sözleşme konusu mal, mevcut duruma göre parça borcu olarak nitelendirilebilecektir.

Borçlanılan edime ilişkin çeşidin, belirli bir yerden (örneğin belli bir ülkeden, belli bir depodan) sağlanacağı taahhüt edilmişse, sınırlı cins borcu söz konusudur. Sınırlı cins borcunda, istisnai olarak sözleşmenin kurulması ile ifası arasında borçlanılan cinsten şeylerin satıcı veya alıcıya isnat edilemeyen sebeplerle yok olur veya kötüleşirse edimin ifası imkânsız hale gelebilir. Bu durumda da borçlunun borcu sona erer ve edim hasarı alıcının üzerinde kalmaktadır. (TBK m. 136/I).

Edimin ifası, borçluya yükletilemeyen sebeplerle imkânsız hale gelirse, borçlu imkânsızlıktan sorumlu olmaz. Satış sözleşmelerinde, borçlunun borcundan kurtulabilmesi için, imkânsızlığın sonradan ortaya çıkması, devamlı olması ve imkânsızlığın ortaya çıkmasında borçlunun sorumlu olmaması gerekir. Nitekim Yargıtay kararları uyarınca, sözleşme akdedilirken, sözleşmenin ifasına engel olabilecek bir durumun mevcut olduğunun biliniyor olması halinde, bu durumun mücbir sebep olarak değerlendirilemeyecek ve edimini ifa etmeyen tarafın ifa imkânsızlığının sonuçlarından faydalanamayacaktır.

“…davacının, taraflar arasındaki sözleşmeye göre taahhüt ettiği şeker alımını tespit edilen sürelerde ve daha sonra defalarca verilen ek sürelere rağmen şeker satım taahhüdünü yerine getirmediği, böylece sözleşmeye uymadığı, davacı her ne kadar mücbir sebep olarak Suriye’deki iç karışıklığı ve Irak’taki olayları ileri sürmüş ise de, bu olayların sözleşmenin yapıldığı tarihten önce başlaması ve sözleşmenin yapıldığı tarihte de devam ediyor olması sebebiyle davacının bu olayları bilerek sözleşme yapması gerektiğinden, bu olayların mücbir sebep olarak kabul edilmediği, davalının sözleşmeyi feshetmesi ve teminat mektubunu nakde çevirmesinde sözleşmeye ve hukuka aykırı bir durum bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir… davacı vekilinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA’’  (Yargıtay Kararı – 19. HD., E. 2014/20140 K. 2015/15565 T. 25.11.2015)

Satış sözleşmesinde şarta ya da zamana bağlı bir ifa söz konusuysa, şartın gerçekleşmesi ya da sürenin dolması esnasında ortaya çıkan imkânsızlıklar, sonradan imkansızlık sayılacağı için yine TBK m. 136 hükmü uygulama bulacaktır.  Sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan ifa imkânsızlığında, borçlu veya yardımcılarının sebep olmadığı, imkânsızlık olgularının doğa olayları, kamu makamlarının engellemeleri, alıcı veya üçüncü kişinin eylemleri gibi önceden tespit edilmeyen, zorlayıcı nedenlerle gerçekleşmesi halinde (örneğin; deprem ve sel, salgın hastalık) borçlu bu risklerden sorumlu tutulamaz. Borçlunun bu durumlarda ifası imkânsızlaşan edimden kurtulmuş olduğu kabul edilir.

 Sözleşmenin akdedilmesinden sonra ortaya çıkan imkânsızlık tam veya kısmi şekilde olabilir. Satış sözleşmelerinde kısmi ifa imkânsızlığın söz konusu olabilmesi için edimin bölünebilir bir edim niteliğinde olması gerekir. Tarafların iradesinden veya sözleşmenin amacından edimin bölünebilir bir edim olup olmadığı anlaşılabilir. Sözleşme ilişkisinde bölünebilir bir edim bulunuyor ve bunun bir kısmı ifa edilemiyorsa kısmi imkânsızlık söz konusu olabilecektir. Bu durumda borçlu, TBK md. 137 uyarınca imkânsızlıktan sorumlu olmadığı kısım için yani edimin imkânsızlaşan bölümü için borcundan kurtulur.

Bununla beraber, özellikle uluslararası ve ticari nitelikte olan satış sözleşmelerinde genel olarak hangi hallerin mücbir sebep kabul edileceği sözleşme özelinde düzenlenmiş ve mücbir sebep oluşması halinde tarafların sorumluluklarının ne şekilde olacağına sözleşmede yer verilmiştir. Bu durumda öncelikle olarak taraflar arasında sözleşme düzenlemelerine göre karar verilecek, düzenleme bulunmaması halinde ise TBK hükümleri uygulama bulacaktır. Yargıtay içtihatları da bu yöndedir;   

 “Taraflar arasındaki sözleşmenin 5. maddesinde sınır kapılarının kapanması mücbir sebepler arasında sayılmıştır. Dosyada bulunan … İslam Cumhuriyeti/Sanayi, Madenler ve Ticaret Bakanlığı/İç Ticareti Genişletme Yardımcılığı’nın yazısında üretimin artma yönünde olduğu, dolayısıyla bahsedilen (zaman) diliminde tavuk fiyatı dikkate alındığında, söz konusu malın ithaline gerek kalmadığı, piyasayı düzenleme birimi kararları uyarınca, adı geçen malın ithalinin ortadan kalktığı bildirilmiştir. Bu durumda mahkemece bu hususun sözleşmenin 5. maddesi çerçevesinde mücbir sebep sayılacağının kabulü ile sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmadığı gibi, davalının ne şekilde zarara uğradığı ve zarar miktarı yönünden yeterli araştırma yapılmaması da kabul şekli itibariyle isabetsizdir.’’ (Yargıtay Kararı – 19. HD., E. 2016/14002 K. 2016/15372 T. 1.12.2016)

Bu bağlamda, örnek olarak, bulaşıcı hastalıktan kaynaklı olarak satıcının temin etmekle yükümlü olduğu malların üretimi yasaklanır veya sokağa çıkma yasağı sebebiyle malın alıcıya teslimi mümkün olmazsa geçici imkansızlık hali söz konusu olacak, geçici imkânsızlığa neden olan engel ortadan kalktıktan sonra, alacaklı, borcun sözleşmede kararlaştırıldığı şekliyle aynen ifasını talep etme hakkına sahip olacaktır. Ancak, burada borçlunun temerrüde düşmesinde kusuru bulunmadığı kabul edileceği için alacaklı aynen ifadan vazgeçip sözleşmenin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesinden doğan zararının tazminini talep edemeyecektir.

  • Vekâlet Sözleşmesi Bakımından;

Vekil ile vekâlet veren arasında düzenlenen ve vekilin, vekâlet verenin menfaatine ve iradesine uygun bir sonuca yönelik bir iş görmeyi veya hizmeti ifa etmeyi sonuç elde etmeyi garanti etmeksizin kural olarak ücretsiz üstlendiği sözleşmeye vekâlet sözleşmesi denir. Vekilin vekâlet sözleşmesinden doğan borçlarını şahsen ifa ile yükümlüdür. Zira vekalet sözleşmesi esas olarak taraflar arasında güven ilişkisine dayanan bir sözleşme olduğu için kanun koyucu Türk Borçlar Kanunu md. 506/1 hükmü ile vekilin şahsen ifa borcunu düzenlemiştir. İstisnai olarak, vekile bu hususta yetki verildiği veya durumun zorunlu kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.

Vekâlet sözleşmesinin unsurları; bir işin görülmesi veya hizmetin ifası, işin vekâlet veren yararına yapılması, işin vekil tarafından edim sonucundan sorumlu olmaksızın ve bağımsız olarak görülmesi tarafların her zaman vekâleti tek taraflı olarak sona erdirebilmesi, tarafların anlaşması ve ücrettir.

TBK m. 502/2 hükmü “Vekâlete ilişkin hükümler, niteliklerine uygun düştükleri ölçüde, bu Kanunda düzenlenmemiş olan iş görme sözleşmelerine de uygulanır” şeklinde düzenlenmeye yer vererek,  vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümlerin Türk Borçlar Kanunumuzda düzenlenmemiş olan iş görme sözleşmelerine de uygulanacağını öngörmektedir. Örnek olarak hekimlik sözleşmeleri, mimarlık-mühendislik sözleşmeleri, hukuk danışmanlığı sözleşmeleri nitelikleri gereği iş görme borcu doğuran sözleşmelerdir.

Vekâlet sözleşmesi vekilin iş görme edimine göre ani edimli (tek seferde ifa edilen borç) yahut sürekli borç doğuran bir sözleşme olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, vekalet sözleşmesinde her bir somut vekalet sözleşmesine göre vekilin üstlendiği edimdir. Vekil sadece bir işi, bir defaya özgü olmak üzere görmeyi üstlendiyse ani edimli vekalet sözleşmesi, belirli bir iş görme borcu haricindeki iş görmelerde de sürekli borç doğuran vekalet sözleşmesi söz konusu olacaktır. Örnek olarak; vekil bir taşınmazın satışını üstlendiğinde, bir alacağın tahsiline yönelik bir vekalet sözleşmesiyse ani edimli, belli bir süre ve iş kısıtlaması olmaksızın bir avukata verilen vekalette sürekli borç doğuran vekalet sözleşmesi söz konusu olur.

Salgın hastalık sebebiyle, vekilin sözleşmeden doğan görevini yerine getirememesi, örnek olarak Koronavirüsün yayılmasını önleme tedbirleri kapsamında yargılamaya ara verilmesi, avukatın dava açamaması, duruşmalara girememesi durumunda, burada mücbir sebep dolayısıyla edimin ifasının mümkün olmadığından bahsedilir.

Yine bu durumda da borcun yerine getirilmesinin mücbir sebepten dolayı tamamen imkansız hale gelip gelmediğine bakılması gerekecek,  eğer edimin ifası sözleşmenin kurulmasından sonra imkansız hale gelmiş ise TBK md. 136 uygulanarak borçlunu borcundan kurtulabilecek, borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu be sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olacak, yalnızca geçici imkansızlıktan bahsedilmesi halinde ise, geçici imkansızlığın ortadan kalkmasından sonra alacaklı borcun yerine getirilmesini talep edebilecektir.

  • Sonuç Olarak;

Buna göre, anılan sözleşme türleri bakımından mevcut durumda Koronavirüsün (COVİD-19) sözleşmeler üzerindeki etkileri aşağıdaki şekilde özetlenebilir;

  • Koronavirüsün (COVİD-19) sözleşme ilişkisine ve edimlerin karşılıklı olarak ifasına etkisinin belirlenebilmesi için sözleşmenin tüm hükümleri bir arada ele alınmalı ve buna göre bir değerlendirme yapılmalıdır. Sözleşmede halihazırda, hangi durumların mücbir sebep sayılacağı özel olarak belirtilmiş ve mücbir sebep durumunda tarafların sorumlulukları ve sorumluluktan kurtulma halleri tam olarak belirtilmiş ise öncelikle bu hükümlerin uygulanması gerektiği söylenebilir.
  • Bu tür hükümlerin sözleşmede yer almaması hâlinde ise böylesi bir durumun riskine kimin katlanacağının anlaşılması için somut sözleşme ilişkisindeki tüm veriler değerlendirilmeli, sözleşmenin bir bütün olarak yorumlanmasının ardından Türk Borçlar Kanunu hükümlerinin sözleşme ilişkisine ne şekilde uygulanacağı tespit edilmelidir;
  • Edimin sürekli olarak imkansız hale gelmesi durumunda; TBK md. 136 uyarınca borçlu edimin ifasından kurtulacak ancak karşı taraftan almış olduğu bedeli sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olacak ve henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybedecektir. 
  • Edimin ifasının kısmi olarak imkansız hale gelmesi halinde; borçlu borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulacak, alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilecektir.  Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulama bulacaktır.
  • TBK md.138 ise ifa sürecinde karşılaşılan ve ifayı imkânsız kılmayan ancak zorlaştıran bir engel söz konusu ise uygulanabilecek, taraflar hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilecek, bu yönde bir uyarlamanın mümkün olmadığı hallerde ise sözleşmeden dönme, diğer bir deyişle, tarafların sözleşme kurulma anındaki hallerine olabildiği ölçüde döndürme ( eski hale getirme)  hakkına sahip olacaktır. Sürekli edimli sözleşmelerde ise borçlu sözleşmeyi feshetme hakkını kullanabilecektir. 
  • Sözleşme tarafları arasında ahde vefa ilkesinin geçerli olacağından, tarafların atacakları adımlara dikkatli ve tedbirli bir şekilde karar vermesi olası bir uyuşmazlığın önüne geçebilir, tedbirli davranış ve üzerine düşenin dürüstlük kuralına uygun bir şekilde gerçekleştirilmesi ileride doğabilecek olası bir uyuşmazlıkta bunu yapan lehine olacaktır.

Bu bağlamda, salgın hastalığın her şekilde mücbir sebep olarak kabul edilemeyeceği göz önünde bulundurularak, COVID-19’un otomatik bir şekilde sözleşme taraflarına sözleşmeden doğan borçlarına aykırılık hakkı tanıdığını düşünmek mümkün olmayacaktır. Sözleşmede mevcut mücbir sebep maddesi, sözleşmede tarafların karşılıklı edim yükümlülükleri, salgın hastalığın ifayı ne ölçüde etkilediği veya imkansızlaştırdığı vb. durumların incelenerek mücbir sebep olup olmadığına ilişkin değerlendirme yapılması daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Online Randevu
head: body: